TevbeRadyo

Tevbe Medya

Tevbe Quran

Tevbe Toplist

Muslimbook

İslami Oyun

Rapid Arama

Youtube Seyret

Özel Menü

Cüz Alma

Üyelerimze Hediye

Tevbe.Org Videoları


TEVBE EDENLERİN SİTESİ » (¯`·._.: HZ. MUHAMMED ( SALLAHU ALEYHİ VE SELLEM ) :._.·´¯) » SİYER-İ NEBİ » Hicretin 6. Senesi
kayit ol

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 02-02-2009, 01:28   #1 (permalink)
 mustafa güney - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Oct 2008
Bulunduğu yer: İST@NBLUE
Mesajlar: 609
Konuları: 4
Aldığı Dua: 0
24 Mesajına 42 Kez Dua Aldı
mustafa güney is on a distinguished road
Standart Hicretin 6. Senesi

Hicretin 6. SenesiTevbe.org  Hicretin 6. Senesi

Hicretin Altıncı Senesi

Kurata Seferi


Hicretin 6. senesi Muharrem ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Ashabdan Muhammed bin Mesleme Hazretlerinin kumandasında otuz kişilik bir süvari birliğini Necid diyarında bulunan Bekir bin Kilâboğulları üzerine gönderdi.

Mücahidler bu kabileye ait Şerebbe mevkiine vardıklarında Benî Muharipten bir toplulukla karşılaştılar. Aralarında bir çatışma vuku buldu. Muhariboğullarından bazıları öldürüldü. Sağ kalanlar ise kaçtılar. Mücahidler onların geride kalan çoluk çocuklarına ise dokunmadılar.

Daha sonra mücahidler Benî Bekirlerin bulunduğu yere kadar ilerlediler. Âniden baskında bulunarak on kadar adamlarını öldürdüler. Bir kısım davar ve develerini de ganimet olarak aldılar. Muhariplerle Benî Bekirlerden alınan ganimet mallar yüz elli deve ile üç bin davarı buluyordu.

Birlik kumandanı Muhammed bin Mesleme (r.a) bunların beşte birini Peygamber Efendimiz için ayırdı. Geri kalanını ise mücahidlere bölüştürdü.

Mücahidler Medine’ye dönerken yolda Benî Hanife Kabilesinden Sümâme bin Üsal’i yakaladılar. Sümâme Mekke’ye umre yapmaya gidiyordu.

Müslüman süvari birliği Muharrem ayının son gecesinde Medine’ye döndü.1

Mücahidler tarafından esir alınan Sümâme bin Üsâl Yemâme halkının ileri gelenlerindendi. Bir ara Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırma teşebbüsüne geçmiş ise de amcası onu bu cinayeti işlemekten alıkoymuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bunun üzerine Sümâme’nin kanının dökülmesini mübâh saymıştı.1

Sümâme’yi Peygamberimizin huzuruna getiren mücahidler onu tanımıyorlardı. Resûl-i Ekrem onlara şöyle buyurdu:

“Kimi yakalamış olduğunuzu biliyor musunuz? Yakaladığınız bu adam Benî Hanife Kabilesi efendisi Sümâme bin Üsal’dir. Ona iyi davranınız.”

Sahabîler onu Mescid-i Şerifte barındırdılar.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Mescid’e gidip Sümâme’nin yanına vardı. “Ey Sümâme gönlünde ne var? İçinden ne geçiriyorsun?” diye sordu.

Sümâme mahcup bir edâ içinde şu cevabı verdi:

“Yâ Muhammed! Gönlümde hayır var! Şayet beni öldürecek olursan eli kanlı bir katilin hayatına son vermiş olursun. Eğer bana iyilik eder beni affedersen iyiliğe karşı teşekkür eden iyilik bilen bir kimseye iyilikte bulunmuş olursun. Eğer hürriyetime kavuşmam için benden mal istersen dilediğin kadar iste al.”

Peygamber Efendimiz başka bir şey demeden yanından ayrıldı.

Daha sonra iki gün üstüste Peygamber Efendimiz Sümâme’ye aynı suali sordu. Sümâme aynı cevabı verince Ashabına “Sümâme’yi serbest bırakınız” diye emrederek onu kurtuluş fidyesi almaksızın serbest bıraktı.

Hiç beklemediği bu alicenap davranış karşısında Sümâme’nin gönül âlemi birden nurlandı. Hemen orada kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.2

Müslüman olan Sümâme Peygamberiimizin müsâadesiyle niyetlenmiş olduğu umresini yapmak üzere Mekke’ye gitti. “Telbiye” getirerek şehre girince Kureyş müşrikleri Müslüman olduğunu anladılar. Yakalayıp boynunu vurmak istediler. O sırada içlerinden birisi “Bırakınız onu! Siz yiyecek maddesi bakımından Yemâme’ye her zaman muhtaçsınız.” deyince onu serbest bıraktılar.

Buna rağmen Sümâme onlara meydan okudu. “Vallahi” dedi “Resûlullah müsâade etmezse size Yemame’den bir buğday tanesi bile gelmeyecektir.”

Gerçekten de umresini yapıp Yemâme’ye dönen Sümâme Yemâme halkını Kureyşlilere herhangi bir şey yükleyip göndermekten men etti.1

Yemâme halkı Sümâme’nin emri üzerine Mekke’ye yiyecek birşey göndermeyince Kureyş müşrikleri son derece zor bir duruma girdiler. Kıtlık yüzünden olmadık şeyler yemeye başladılar.

Sonunda Resûl-i Kibriyâ Efendimize bir mektup yazmak zorunda kaldılar:

“Sen hem akraba haklarını gözetmeyi emretmektesin hem de bizimle akrabalık bağlarını koparıp babaları kılıçtan geçirmekte çocukları da açlıktan öldürmektesin.

“Sümâme bizim yiyeceklerimizi kesti. Son derece daraldık. Ne olur Sümâme’ye bu hususta bir mektup gönderiver.”2

Şefkat timsali Peygamber Efendimiz onların yaptıkları bütün düşmanlık ve kötülükleri bir tarafa bırakarak Yemâme’den Mekkelilere yiyecek satışına mani olmaması için Sümâme bin Üsal’e bir yazı gönderdi.

Sümâme Hz. Resûlullahın bu emri üzerine Mekkelilere zahire satışını serbest bıraktı.1

Görülüyor ki Peygamber Efendimiz (a.s.m.) insan hayatına vermiş olduğu değerden dolayı en şiddetli düşmanlarına karşı bile yiyecek içecek noktasında son derece şefkatli ve merhametli davranmıştır. Kureyş müşrikleri gibi en azgın düşmanlarının bile açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp yok olmalarına şefkat ve merhamet timsali olan mübârek gönülleri rıza gösterememiştir. Bu onun hayata hürmeti telkin eden en güzel davranışlarından sadece birisidir. Mübârek hayatına bu nazarla baktığımızda buna benzer bir çok hadiseye rastlarız.

* * *



Benî Lihyan Seferi


Hicretin 6. senesinin Rebülevvel ayı başları. Benî Lihyanlar Hicretin dördüncü yılında Bi’r-i Maûna mevkiinde kırka (veya yetmiş) yakın Müslüman mürşid ve muallimi hunharca şehid etmişlerdi. Reci’ mevkiine irşad için gönderilmiş bulunan İslâm birliğini kuşatıp bir çoklarını şehid edenler de yine bu kabiledendi.1

Peygamber Efendimiz bu hâin kabileye haddini bildirmek için yerine Medine’de Abdullah bin Ümmi Mektum’u vekil bırakarak 200 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Efendimiz Benî Lihyanları gafil avlamak istiyordu. Bu sebeple Şam’a doğru gitmek istiyormuş gibi davrandı.

Daha sonra yolunu değiştirerek Benî Lihyanların konak yerlerinden olan Guran Vadisine kadar gitti.

Âsım bin Sabit ve diğer Müslüman muallim ve mürşidler burada şehid edilmişlerdi. Efendimiz orada onları rahmetle andı kendileri için duâ etti.2

Lihyanoğulları Peygamber Efendimizin gelişini duymuşlar ve korkup dağ başlarına sığınmışlardı. Kimse yakalanamadı.

Peygamber Efendimiz oradan Usfan denilen mevkie vardı. Burası Mekke’ye yakındı. Efendimizin maksadı gelişini Mekkelilere bildirmekti. Nitekim Mekkeliler bunu duymuşlar ve korkuya kapılmışlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz on dört gece sonra tekrar Medine’ye döndü.3

* * *



Gâbe Zû Kared Gazâsı

Hicretin 6. senesinin Rebiülahir ayı. Ebû Zerr (r.a.) Medine-i Münevvereye üç saat mesafesi olan Gâbe Mer’asında oğlu ile birlikte Peygamber Efendimizin yirmi kadar devesini güderken Uyeyne bin Hısne’l-Fezarî kırk atlı ile gelip Ebû Zerr’in oğlunu şehid etmiş develeri de alıp götürmüştü.

Durum Peygamberimize haber verildi. Derhal baskıncıların arkasından Hz. Sa’d bin Zeyd komutasında bir süvari birliği gönderdi. Hz. Sa’d’a “Ben sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar baskıncı müşrikleri takip et” diye emretti.

Süvari birliği yola çıktıktan sonra Peygamber Efendimiz de Medine’de yerine Abdullah bin Ümmi Mektum’u vekil tayin ederek beş yüz kişilik bir kuvvetle Gatafan’a doğru yola çıktı. Medine’ye iki günlük mesafesi olan Zû Kared mevkiinde düşmana yetişildi. Bir kaçı öldürüldü. Develerin bir kısmı da geri alındı.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz etrafı araştırmak maksadıyla burada bir gün bir gece kadar bekledi. Sonra Medine’ye geri döndü.2

* * *



Îs Seferi

Hicretin 6. senesinin Cemaziyelevvel ayı. Kureyş müşriklerine âit bir ticaret kervanının Şam’dan Mekke’ye doğru gitmekte olduğu Medine’de işitildi.

Peygamber Efendimiz Kureyş müşriklerini iktisaden güç durumda bırakmak maksadıyla Hz. Zeyd bin Hârise kumandasında yüz yetmiş kişilik bir süvari birliğini bu kervanı ele geçirmek üzere yola çıkardı.

Mücâhidler Îs denilen mevkide Kureyş kervanına rastgeldiler. Kervandaki mallara el koydular. Adamları da esir aldılar. Resûl-i Ekrem Efendimizin kerimesi Hz. Zeyneb’in kocası olan Ebû’l-Âs bin Rebî’ de bu esirler arasındaydı.

Mücahidler malları ve esirleri Medine’ye getirdiler. Peygamber Efendimiz malları mücahidler arasında taksim etti.1

Ebû’l-Âs Hz. Zeyneb’e “Babandan benim için emân al” diye haber göndererek himâyesini istedi.

Hz. Zeyneb de onu himâyesi altına aldığını Müslümanlara bildirdi. Peygamber Efendimiz de kızına “Senin himâyene aldığın kimseyi biz de himâyemize aldık” buyurdu.2

Hz. Zeyneb Resûl-i Ekrem Efendimizden Ebû’l-Âs’ın ganimet alınan mallarının da geri verilmesini rica etti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bunu mücahidlerden istedi. Mücahidler de aldıkları malların tamamını getirip ona geri verdiler.

Ebû’l-Âs geri aldığı mallarla Mekke’ye döndü. Sahiplerine haklarını teslim etti.

Sonra “Ey Kureyşliler! Kimsenin bende malı veya hakkı kaldı mı?” diye sordu.

“Hayır” dediler “yanında hiç bir malımız ve hakkımız kalmadı!”

Başta Resûlullah olmak üzere zevcesi Hz. Zeynep ve Müslümanlardan gördüğü alicenap muâmele karşısında Ebû’l-Âs’ın mânâ âlemi değişmişti.

Bunu Kureyş müşriklerine de şöylece açıkladı:

“Vallahi yanınıza gelmeden önce Müslüman olmamı engelleyen tek şey; ‘Mallarımızı götürmek için Müslüman oldu’ diye yapacağınız dedikodulardan duyduğum endişeydi.

“Fakat şimdi mallarınızı teslim etmiş bulunuyorum. Şehâdet ederim ki ’tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed ’ın kulu ve Resûlüdür!”1

Daha sonra Ebû’l-Âs Medine’ye İslâmiyetle şereflenmiş halde döndü. Peygamber Efendimiz de yine Hz. Zeyneb’i ona verdi.2

* * *



Peygamberimizin Abdurrahman bin Avf’ı Dumetü'l-Cendel’e Göndermesi

Hicretin 6. senesinin Şaban ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz Abdurrahman bin Avf Hazretleri kumandasında yedi yüz kişilik bir birlik hazırladı. Birliğin vazifesi Dûmetü’l-Cendel beldesi halkını İslâmiyete dâvet etmekti.

Peygamberimiz Abdurrahman bin Avf Hazretlerine sancağını teslim ettiği sırada ’a hamd ve senâda bulunduktan sonra mücahidlere şöyle hitap etti:

“Hepiniz yolunda ’ın ismi ile gazâ ediniz. Kâfirlerle çarpışınız. Ganimet mallarına hıyânet etmeyiniz. Ahdinizi bozmayınız. Öldürdüklerinizin burun kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz. Küçük çocukları öldürmeyiniz.”1

Efendimiz sonra da bütün Müslümanlara şu umumî dersini verdi:

“Ey insanlar! Zamanla size gelip çatacak beş musibetten ’a sığınırım:

“Bir kavimde çirkin hareketler yayılıp açığa vurulunca kendilerinden önce geçmiş kavimlerde görülmedik vebâ acılar ve ağrılar onlar arasında ortaya çıkar.

“Bir kavim ölçüde tartıda eksiklik yaptı mı muhakkak kuraklık ve kıtlık yıllarına geçim sıkıntısına hükümdar zulmüne uğrarlar.

“Mallarının zekâtını vermeyen kavimlerin gökten yağan yağmurları kesilir.

ve Resûlünün ahdini bir kavim bozdu mu muhakkak düşmanları onların üzerine salınır. Onlar da kavmin el ve avuçlarındakilerden bir kısmını çekip alırlar.

“Bir kavmin idarecileri ’ın Kitabına uygun hareket etmediler mi ’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi onurlarına yedirmediler mi o zaman da onların arasına tefrika ve harp sokar.”1

Bundan sonra Abdurrahman bin Avf Hazretleri beraberindeki Müslümanlarla Dûmetü’l-Cendel’e hareket etti. Oraya varınca onları İslâmiyete dâvet etti. Bu dâvetini üç gün tekrarladı.

Üçüncü günü Hıristiyan olan reisleri Asbağ bin Amre’l-Kelbî İslâmiyetle müşerref oldu. Onunla birlikte bir çok kimse de imana geldi.2 Müslüman olmayanlar ise cizye (vergi) vermek üzere orada kaldılar.

Peygamber Efendimiz Medine’den uğurlarken Abdurrahman bin Avf Hazretlerine “Eğer onlar İslâmiyeti kabul ederlerse reislerinin kızıyla evlen” buyurmuştu.

Hz. Abdurrahman Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu emri üzerine reisleri Asbağ’ın kızı Tümandır’la evlendi ve onu da yanına alarak Müslümanlarla birlikte Medine’ye döndü.3

Peygamberimizin ilk yağmur duâsı

Hicretin altıncı yılında büyük bir kuraklık ve kıtlık her tarafı sarmıştı. Ramazan ayında bir Cuma günü Resûl-i Ekrem Efendimiz hutbe irad buyururken kendisinden’a dua et de bize yağmur versin” diye rica edildi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz’ım! Bize yağmur ver. ’ım Bize yağmur ver” diyerek duâ etti.4

Bir anda ayna gibi berrak olan gökyüzünde bulutlar belirdi. Ve yağmur yağmaya başladı. Peygamber Efendimiz bu sefer’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl”1 diye duâ etti.

Enes bin Mâlik der ki: “Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki neredeyse evlerimize gitme imkânı bulamayacaktık.

“O gün ertesi gün daha ertesi gün tâ öteki Cuma’ya kadar yağmur yağmaya devam etti.”2

Cuma günü Peygamber Efendimiz yine hutbe irad ederken bu sefer yağmurun dinmesi için duâ etmesini şöyle rica ettiler:

“Yâ Resûlallah! Evler yağmurdan yıkılmaya başladı. Yollar kapandı. ’a dua etsen de yağmuru kesse!”3

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tebessüm buyurdular sonra da ellerini kaldırarak’ım! Çevremize yağdır üzerimize değil”4 diyerek duâ etti.

Yine Enes bin Mâlik der ki:

“Resûlullah Aleyhisselâm duâ ederken de eliyle semânın neresine işaret ettiyse orası açıldı ve Medine üstü açık bir meydan gibi oldu.

“Medine çevresine yağmur yağarken Medine’ye bir damla bile düşmüyordu.

“Etraftan gelenler oralarda bol bol yağmur yağdığını haber vermekte idiler”5

Bu Resûl-i Ekrem Efendimizin yaptığı ilk yağmur duâsıdır.

Bundan başka çeşitli zamanlarda beş yağmur duâsı daha yapmışlardır.

* * *



Umre Seferi

Hicretin 6. senesi Zilkâde ayı (Milâdî 13 Mart 628). Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gece rüyâsında hiç bir korku ve endişe duymadan Ashabıyla birlikte gidip Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ettiklerini kiminin başını kazıttığını kiminin de saçını kısalttığını görmüştü.1

Peygamber Efendimiz bu rüyâsını anlatınca Ashab-ı Kiram görülmedik bir sevinç ve heyecan izhar etmişlerdi. Zira Muhacir Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretlerinin üzerinden altı yıl geçmişti. Bu altı yıl zarfında büyüklü küçüklü bir çok hadise cereyan etmişti ama vatanlarının hasreti yine de gözlerinde tütüyordu. Doğup büyüdükleri vatanlarına bir gün tekrar kavuşacaklarını her an hayallerinde yaşıyorlardı. Hasret duydukları belde alelâde bir yer de değildi. Her gün beş vakit namazlarında yöneldikleri Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu mübarek bir belde idi.

Resûl-i Ekrem Efendimizin “Siz muhakkak Mescid-i Haram’a gireceksiniz” müjdesi bu bakımdan Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Hattâ hemen o yıl gidip Kâbe-i Muazzamayı tavaf edeceklerini zannettiler ve bunu umdular.

Peygamberimizin (a.s.m.) bu rüyâsını Kur’an-ı Kerim de bize haber verir.2



Medine’den hareket

Peygamber Efendimiz yerine Medine’de Abdullah bin Ümmi Mektum’u bıraktı. Yemen işi giydiği iki elbisesi ile Pazartesi günü yola çıktı. Kendisiyle birlikte hazırlanan Müslümanların sayısı 1400 idi Kafilede 4 de kadın vardı. Bunlardan biri Efendimizin muhterem hanımları Ümmü Seleme (r.a.) idi. Müslümanlardan sadece 200’ü atlı idi. Yanlarında yolcu silahı olan kılıçtan başka bir silah da bulunmuyordu. Onlar da kınlarında idi. Umre kafilesiyle birlikte ayrıca kurbanlık 70 de deve vardı.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Ashabıyla Zü’l-Huleyfe mevkiine gelmişti.

Bu sırada Hz. Ömer huzura çıkıp “Yâ Resûlallah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız mı gireceksin? Gerektiğinde onlarla çarpışmak için yanınıza silahlarımızı almayalım mı?” diyerek endişesini dile getirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz “Ben umreye niyetlenmiştim. Silah taşımak istemem” diyerek mübârek niyetlerinin muharebe olmayıp mücerred umre yani Kâbe-i Muazzamayı ziyaretten ibaret olduğunu ifade buyurdu.

Aynı endişeyi bu sefer Ensarın ileri gelenlerinden Sa’d bin Ubade Hazretleri izhar etti.

“Yâ Resûlallah” dedi “keşke yanımızda silah taşısaydık. Onların şüpheli bir hareketini gördüğümüz takdirde üzerlerine yürürdük.”

Peygamber Efendimizin bu Sahabîye de cevabı aynı oldu:

“Ben silah taşımam. Ben sadece umreye niyetlenerek yola çıktım.2

Zü’l-Huleyfe Medinelilerin mîkatı yani ihrama girme yeridir. Peygamber Efendimiz de burada öğle namazını kıldıktan sonra ihrâma girdi. Yetmiş kadar olan kurbanlık develere de işaret vurdurdu. Müslümanların bir kısmı da burada ihrama girdi.

Peygamber Efendimiz öğle namazını kıldıktan sonra kıbleye döndü ve “Lebbeyk! ümme Lebbeyk! Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk! İnnel hamde ven’nimete leke ve’l-mülke lâ şerîke leke” diyerek telbiye getirdi.

Bu ulvî sadâ her tarafı nuranî bir havaya büründürdü. Sahabîlerin heyecanları zirvedeydi.

Henüz Zü’l-Huleyfe’den ayrılmamışlarken Resûl-i Ekrem Efendimiz müşriklerin durumunu öğrenmek ve kendi geliş gayesini de bildirmek üzere Büsr bin Süfyan’ı Mekke’ye gözcü olarak gönderdi. Büsr daha önce Medine’ye Peygamber Efendimizi ziyârete gelmişti. Efendimizin arzusu üzerine kendisiyle birlikte Mekke’ye dönüyordu.



Kureyş müşriklerinin kararı

Müşrikler Peygamber Efendimizin kalabalık bir Sahabî topluluğu ile gelmekte olduğunu öğrenmiş ve kat’î karar almışlardı: “Muhammed ve beraberindekiler Mekke içine sokulmayacaktır.” Bunun için Halid bin Velid emrinde 200 kişilik bir süvari birliğini sür’âtle Kürâü’l-Gamim denilen mevkie göndermişlerdi. Diğer taraftan da Ahabiş kabilelerine ziyafetler vererek herhangi bir çarpışma ihtimaline karşılık onları yanlarına almak için bir gayretin içine girmişlerdi.

Müşriklerin bu kat’î karar ve gayretlerini tecessüs için gönderilen Büsr bin Süfyan gelip Usfan mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimize haber verdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz bu haberi alınca şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun! Kureyş helâk oldu. Zaten harp onları yiyip bitirmiştir.

“Ne olurdu benimle diğer Arap kabileleri arasına girmeselerdi. Beni onlarla başbaşa bıraksalardı. Onlar beni mağlûp edecek olurlarsa zaten kendilerinin de istediği budur. Eğer beni onlara galip getirecek olursa ve kendileri de isterlerse toptan İslâmiyete girerlerdi.

“Eğer böyle yapmazlarsa çarpışmayı göze almışlardır demektir. Heyhâyt! Kureyş müşrikleri kuvvetlerinin çok olduğunu mu zannediyor?

“Vallahi ’ın tebliği için beni göndermiş olduğu dini hâkim ve üstün kılıncaya kadar şu başım şu gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla savaşmaktan asla çekinmeyeceğim!”1

Kureyş müşriklerinin karşı koymak için hazırlanmaları Peygamber Efendimizi fazlasıyla müteessir etti. Birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bile Haram Aylarda iki kardeş gibi yanyana gelip Kâbe’yi tavaf edebiliyorlardı. Müşrikler buna mani olmuyorlardı. Sadece Peygamberimiz ve Müslümanların Kâbe’yi ziyaret etmek gibi masum ulvî kudsî ve haklı arzusu karşısında böylesine menfî bir tavır takınıyorlardı.

Peygamberimizin yol güzergâhını değiştirmesi

Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek niyetleri sadece Kâbe-i Muazzamayı ziyaret etmekti. Bunun için herhangi bir çatışmanın çıkmasını istemiyordu. Bu sebepledir ki Halid bin Velid kumandasında bir Kureyş süvari birliğinin Gamim mevkiine gelmiş olduğunu duyunca Ashabına “Halid bin Velid bir takım süvari ile birlikte gözcü olarak Gamim mevkiinde bulunuyor! Bu bakımdan siz yolun sağ tarafını tutup gidiniz” buyurdu ve yol güzergâhını değiştirerek Müslümanları bir başka yoldan götürdü. Halid bin Velid İslâm ordusunu uzaktan görünce derhal dönüp Kureyşlilere durumu haber verdi.

Bu şartlar çerçevesinde Resûl-i Ekrem bir durum değerlendirmesi yapmak istedi. Sahabîleri toplayarak görüşlerini sordu. Onlar fikirlerini şöyle ifâde ettiler:

ve Resûlü daha iyi bilir. Biz ancak umre niyetiyle buraya gelmiş bulunuyoruz. Kimseyle çarpışmaya gelmedik. Ama bu niyetimizin gerçekleşmesine mani olmak isteyen çıkarsa elbette onlarla çarpışırız.”

Sahabîlerin bu kararlılığından Peygamber Efendimiz son derece memnun oldu. “Haydi öyle ise ’ın ismi ile yürüyünüz” buyurdu. Sadece Kâbe’yi ziyaret etmek gibi masum ve kudsî bir maksatla yola çıkmış Müslümanlar tekbir ve telbiyelerle Mekke’ye Kâbe-i Muazzamaya doğru adım adım yol alıyorlardı.

Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.) Kasvâ adındaki devesinin üzerindeydi. Kasvâ Mekke haremi sınırına girince çökmek istedi. Sahabîler buna mani olmaya çalıştılar. Fakat sonunda Kasvâ galip geldi ve bir adım ileri atmadan ’ın hikmetiyle yere çöktü. Kaldırmaya uğraştılar. Fakat bir türlü muvaffak olamadılar.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“Onun böyle bir çökme âdeti yoktur. Fakat bir zamanlar filin Mekkeye girmesine mani olan şimdi de Kasvâ’ya mani oluyor.

“Hayatım kudret elinde olan ’a yemin ederim ki Kureyş ’ın Harem dahilinde yapılmasını haram kıldığı şeylere hürmeti kastederek benden ne kadar çok istekte bulunursa bulunsun ben onu muhakkak onlara vereceğim.”1

Gerçekten Kasvâ çökmemiş olsaydı. Müslümanlar doğruca Kureyş müşriklerinin üzerine varacaklardı. Bu hal ise bir çarpışmayı kaçınılmaz duruma getirebilirdi.

Halbuki Müslümanlar beraberinde sadece kılıç getirmişlerdi. Sair harp silahlarından tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Sayıları da azdı. Buna karşılık Kureyşliler daha tedbirli ve etraftaki kabileleri de yanlarına aldıklarından sayıca daha fazla idiler.

Bütün bunlara rağmen elbette Müslümanlar çarpışmaktan geri durmayacaklardı. Tek bir kalb halinde çarpan bu bir avuç Müslüman azlığı ve teçhizatsızlığına rağmen cesareti ve kahramanlığıyla ve ’ın da yardımıyla muzaffer de olabilirlerdi. Fakat bu durum Harem-i Şerife karşı bir hürmetsizlik mânâsını taşıyacaktı. Peygamberimiz ve Müslümanlar ise böyle bir şeyi asla arzu etmezlerdi.

Ayrıca Mekke’de imanlarını gizlemekte devam eden Müslümanların tanımadıkları kadın erkek bir çok kimse vardı. Çarpışma meydana geldiği takdirde bunlar da arada telef olabilirlerdi.

Kaldı ki henüz iman etmemiş olan Kureyş ileri gelenlerinden bir çok zat yakın bir gelecekte imana gelip de İslâm dinine büyük hizmet etmeleri ve nice hayırlı evlâd yetiştirmeleri mukadderdi.

İşte Kasvâ’nın âdeti olmadığı halde tarafından bir ilhamla çöküvermesi bu gibi hikmet ve inceliklere bir işaretti.

Sahabîlerin bütün gayretlerine rağmen yürümek için yerinden kımıldamayan Kasvâ Peygamber Efendimizin sevkiyle kalkıp yürüyüverdi. Fakat Kureyşlilere doğru gitmeyip başka tarafa saparak Hudeybiye denilen mevkiin nihâyetindeki suyu çekilmiş bir kuyunun başına indi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Müslümanların da gelip oraya konmasını emir buyurdu.1



On musluklu çeşme gibi

Hudeybiye’de Müslümanların yerleştiği saha susuz bir yerdi. Bu yüzden o gün susuz kalmışlardı.

Bir ara Peygamber Efendimizin abdest ibriğinden abdest almak istediğini görünce koşuştular. Resûl-i Ekrem “Ne oluyor size?” diye sordu.

“Mahvolduk yâ Resûlallah!” dediler. “Yanımızda senin ibriğindeki sudan başka ne içecek ne de abdest alacak su var.”

Resûl-i Ekrem Efendimiz elini ibriğin üzerine koydu “Alınız Bismillah” buyurdu.

O anda çeşmelerden su akarcasına mübârek parmaklarının arasından sular fışkırmaya başladı. Müslümanlar o sudan doya doya içtiler abdest aldılar ve su kırbalarını ağzına kadar doldurdular.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu mucizesini anlatan Câbir bin Abdullah Hazretlerine sonradan “Kaç kişi idiniz?” diye sorulunca şu cevabı vermişti:

“Eğer yüzbin kişi olsaydık yine kâfi gelecekti. Fakat biz bin beş yüz kadar idik.”1

Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashabıyla Hudeybiye’de bulunurken Huzaa Kabilesi reisi Büdeyl ibni Verkâ kabilesinden birkaç kişi ile çıkıp huzura geldi. Tihâme kabilelerinden olan Huzaalılar Cahiliye Devrinde bir husustan dolayı Peygamberimizin mensub olduğu Benî Haşim ile ittifak etmişlerdi. İslâmiyetin zuhurundan sonra da bu anlaşmaya sadakat göstererek Peygamber Efendimize taraftarlık göstermekten geri durmuyorlardı. Müslüman olsun müşrik olsun hepsi Kureyş’in hal ve hareketlerine dair Mekke’de olup bitenleri Peygamber Efendimize gizlice haber verirlerdi.

Peygamberimizin huzuruna çıkan Büdeyl “Kureyşliler seninle çarpışmaya and içmişlerdir. Beytullahı ziyâret etmene asla müsâade etmeyeceklerdir” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz geliş maksadını tekrarladı. Şöyle buyurdu:

“Biz buraya herhangi bir kimse ile çarpışmak için gelmedik. Maksadımız umre yapmak Beytullah’ı tavaf ve ziyâret etmektir.

“Harpler Kureyş’i fazlasıyla yıpratmış güçsüz hale getirmiş ve bir çok zararlara uğratmıştır. Şayet arzu ederlerse yine kendilerine bir mütâreke müddeti tayin edeyim. Bu müddet zarfında benden taraf emniyet içinde bulunsunlar.

“Kendileri benimle sâir halklar arasına girmesinler. Beni onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben o topluluklara galip gelir ve onlar İslâm dinine girerlerse ve eğer Kureyş müşrikleri de o toplulukların girdikleri dine girmeyi isterlerse girebilirler.

“Şayet ben zannettikleri gibi diğer topluluklara galip gelemezsem o zaman kendileri de rahata kavuşmuş ve kuvvet kazanmış olurlar.

“Eğer Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez ve benimle çarpışmaya kalkışırsa varlığım kudret elinde olan ’a yemin ederim ki şu tebliğ ettiğim din uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım! O zaman ’da bana yardım edeceği hakkındaki vâdini muhakkak yerine getirecektir.”1

Büdeyl “Ben senin söylediklerini Kureyşlilere ulaştırırım” diyerek Peygamberimizin yanından ayrıldı.

Büdeyl adamlarıyla Mekke’ye dönüp durumu Kureyşlilere bildirmek istediyse de onlar önce “Bizim ondan gelecek bir habere ihtiyacımız yoktur! Onun bilmesini istediğimiz tek şey vardır: Bizden tek kişi sağ kalıncaya kadar o Mekke’ye giremeyecektir!” dediler.

Sonra büyükleri olan Urve bin Mes’ud araya girdi “Siz ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz? Dinleyiniz! Söyleyeceği şey hoşunuza giderse kabul edersiniz hoşunuza gitmezse reddedersiniz!” dedi.

Bunun üzerine Büdeyl’i dinlediler. Büdeyl Peygamber Efendimizin geliş maksadını ve yaptığı mütâreke teklifini anlattı.2

Kureyş elçisi Peygamberimizin huzurunda

Kureyşin ileri gelenlerinden biri olan Urve bin Mes’ud Büdeyl’in sözlerini yerinde buldu ve onlara şu teklifte bulundu:

“Doğrusu Büdeyl size doğruluk ve sulh yolunu göstermek üzere gelmiştir. Siz onun tekliflerini kabul ediniz. Benim de gidip onunla konuşmama görüşmeme izin veriniz” dedi.

Kureyş müşrikleri bu sözlerden hoşlanmadılar “Muhammed’e git! Fakat kendi görüşünü gelip bize haber verme” diyerek Urve’yi azarladılar.

Buna rağmen Urve çıkıp Peygamberimizin yanına geldi. Müşriklerin hazırlıklarını Hudeybiye suyu başında beklediklerini ve hiçbir kimseyi Mekke’ye sokmamaya kararlı olduklarını tekrarladı.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“Ey Urve! için söyle. Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine şu Beytullahı ziyâret ve tavafa engel olunur mu?

“Biz çarpışmak için gelmedik. Niyet ettiğimiz umremizi ifâ etmek ve kurbanlık devererimizi kurban etmek arzusundayız.

“Sen benim âile halkım olan kavmime şunu haber ver: Harp onları yiyip bitirmiştir. Kendileri aramızda mütâreke ve savaşmaya ara vermek için bir müddet tayin etsinler. Bir de benimle Beytullah arasından çekilsinler. Bıraksınlar umremizi yapalım kurbanlarımızı keselim.

“Aksi takdirde yemin ederim ki u Taâla şu İslâm dinini yeryüzünde yayacağı hakkındaki va’dini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışmaktan asla vazgeçmeyeceğim.”1

Urve bin Mes’ud bir taraftan Peygamberimizle konuşuyor diğer taraftan Sahabîlerin Resûl-i Ekreme karşı davranış ve hareket tarzlarını göz ucuyla süzüyordu. Ashabın Peygamberimize karşı son derece hürmetkâr ve kendisine teslimiyet içinde hareket edişlerine hayran kalmıştı.

Kureyş müşriklerinin yanına dönünce Efendimizin maksadını bildirdikten sonra hayranlık duyduğu müşâhedelerini anlatmaktan da kendisini alamadı.

“Ey kavmim!” dedi. “Ben birçok hükümdarın huzuruna elçi olarak çıkmış bir kimseyim. Vallahi ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları Ashabının Muhammed’e hürmet ettikleri sayıp sevdikleri gibi görmedim.

“Ashabından herhangi biri ondan izin almadan konuşmuyordu. Muhammed onlara bir şey emrettiği zaman yerine getirmek için âdeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

“Sahabîleri onun yanında konuşurlarken seslerini alçaltıyorlardı kendisine olan hürmetlerinden dolayı yüzüne dikkatle bakamıyorlar gözlerini yere indiriyorlardı.

“Ben öyle anladım ki bu kavim hiç bir zaman onu yalnız bırakmayacak onun bir tek kılını bile kimseye teslim etmeyecek hiç bir kimseyi onun tenine dokundurmayacaktır. Gerisini siz düşünün.1

Sonra da “O size bir sulh teklifinde bulunmuştur. Gelin bu teklifi kabul edelim” dedi.

Urve’nin bu teklifi Kureyş ileri gelenleri tarafından hoş karşılanmadı. Hattâ kendisini böyle konuştuğundan dolayı azarladılar. Bu azardan rahatsız olan Urve kendilerini terk edip Tâif yolunu tuttu.



Peygamberimizin elçisi


Artık her iki taraf karargâh kurdukları yerde müzakereler yapıyor birbirlerine gönderdikleri karşılıklı elçilerle tekliflerde bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz geliş maksadını Kureyşlilere bildirmek üzere Huzaâlı Hiraş bin Ümeyye’yi elçi olarak gönderdi. Böylece Hıraş Resûl-i Ekremin Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi oluyordu.1

Hıraş bin Ümeyye gidip Hz. Resûlullahın geliş maksadını anlattıysa da müşrikler anlamak istemediler. Kendisine kaba davrandılar devesini boğazladılar hattâ kendisini öldürmeye bile kalkıştılar. Ancak araya Ahabişliler girince bu hareketlerinden vazgeçtiler. Hıraş bin Ümeyye canını zor kurtararak Peygamberimizin yanına döndü ve başından geçenleri haber verdi.

Elçisini öldürmeye kalkıştıkları halde Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine yürümedi teenni ile hareket etti. Onlardan yeni teklifler bekledi. Çünkü onun maksadı kan akıtmak değildi.

Peygamber Efendimizin bütün bu söylenenlere rağmen geri dönmediğini gören Kureyşliler bu sefer Ahabişlerin reisi Huleys bin Alkame’yi elçi olarak gönderdiler. Efendimiz uzaktan Huleys’i tanıdı. Ashabına “Bu gelen kurbanlıklara inanç ve saygısı olan bir kavimdendir. Kurbanlık develerin hepsini ona karşı salıveriniz de görsün”2 buyurdu.

Müslümanlar kurbanlık develerini Huleys’e karşı sürüverdiler ve “Lebbeyk! ümme Lebbeyk…” diyerek telbiye getirdiler.

Bu ulvî ve ma’sum manzara karşısında Huleys’in gözleri dolu dolu oldu:

“Sübhanallah! Bu muazzam cemaatın Beytullahı tavaf ve ziyaretten menedilmesi ne kadar çirkin bir harekettir.

“Kâbe’nin Rabbine andolsun ki Kureyşliler bu yanlış tutum ve davranışları ile helâk olacaklardır! Halbuki bunlar umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir” diye bağırmaktan kendini alamadı.

Peygamber Efendimiz Huleys’in bu sözlerini uzaktan işitti ve “Evet öyledir ey Benî Kinane’den olan kardeş” buyurdu.

Huleys’in bu masum ve kudsî manzara karşısında söylenecek başka bir şeyi yoktu. Resûl-i Ekrem Efendimize olan hürmetinden dolayı yanına gelip konuşmak bile istemedi. Doğruca Kureyşlilerin yanına döndü.

Huleys’in ruh ve kalbini o ulvî manzara öylesine sarmış kucaklamış ve yumuşatmıştı ki müşriklere açıkça şöyle demekten çekinmedi:

“Ben onu Kâbe’yi tavaftan menetmemizin doğru olmayacağı fikrindeyim.”1

Ne var ki Kureyş ileri gelenleri kendilerinden başka doğru düşünen kimsenin bulunmadığı fikrinde idiler. Huleys’in bu sözleri karşısında şaşırdılar hattâ hiddete geldiler. “Sen nihâyet bir Arapsın. Cahilliğin ortada! Sus bu işlere aklın ermez” diyerek hakarette bulundular.

Bu sözler Huleys’i fenâ halde kızdırdı. Resûl-i Ekrem Efendimizi müdafaa sadedinde çekinmeden şöyle dedi: “Yemin ederim ki ya Muhammed’in yapmak istediğine mani olunmayacak veya ben bütün Ahâbişi tek kişi bile bırakmadan alıp gideceğim.”2

Fakat bu tehdit bile Kureyş müşriklerini inatlarından vazgeçiremedi. Binbir yalan ve dolanla tekrar Huleys’i kandırdılar ve ittifaklarının bozulmasına mani oldular.



İkinci elçi: Hz. Osman

Elçiler vasıtasıyla görüşmeler devam ediyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise bir an evvel kat’i neticeyi elde etmek istiyordu. Geliş maksadını tekrar Kureyşlilere güzelce anlatmak için bu sefer Hz. Ömer’i göndermek istedi. Hz. Ömer mazeretini bildirdi. Şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah! Kureyş reisleri benim onlara ne derece şiddetli düşman olduğumu bilirler. Korkarım bana suikastte bulunurlar. Mekke’de kabilemden hiç kimsem yoktur ki beni himâyesine alsın. Buna rağmen muhakkak benim gitmemi istiyorsanız giderim.”

Peygamber Efendimiz hiçbir şey söylemeden sustu. Bunun üzerine Hz. Ömer “Bu iş için Osman bir Affan gitse daha münasip olur. Zira onun Mekke’de aşiret ve akrabası çoktur” teklifinde bulundu.

Gerçekten de Mekke’nin eşrafından olan Benî Ümeyye hep Hz. Osman’ın amcazadeleri idiler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Ömer’in bu teklifini kabul etti. Hz. Osman’ı yanına çağırdı. Ona şu talimatı verdi:

“Kureyşlilere git! Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sadece şu Beytullahı ziyaret için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz diye söyle. Sonra da onları İslâmiyete dâvet et.”

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ayrıca Mekke’de Müslümanlıklarını gizleyen Müslümanlarla da görüşüp onlara teselli vermesini ve Mekke’nin yakında fetholunup imanlarını gizlemeye ihtiyaç kalmayacağını da onlara haber vermesini Hz. Osman’a emretti.

Hz. Osman Kureyş müşriklerinin yanına vardı. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) geliş maksadını tek tek anlattı. Onları İslâma dâvet etti. Fakat bu görüşmeden de bir netice alınamadı. Müşriklerin Hz. Osman’a da cevapları menfi oldu:

“Git! Seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecektir.”

Hz. Osman’la birlikte ayrıca on kadar muhacir Resûl-i Ekremin müsaadesiyle akrabalarını ziyaret maksadıyla gitmişlerdi. Hz. Osman’la birlikte onlar da görüştükleri Müslüman akrabalarına Mekke’nin yakında fethedileceği müjdesini vererek onları sevindirdiler.

Bu arada Kureyş ileri gelenleri Hz. Osman’a “Kâbe’yi tavaf etmek istersen et” dediler.

Hz. Osman “Hayır” dedi “Resûlullah (a.s.m.) tavaf etmedikçe ben de etmem.”

Kureyşliler bundan rahatsız oldular. Hattâ hiddete gelerek Hz. Osman’ı bir müddet yanlarında tutup göz hapsine aldılar.

Fakat bu durum Peygamber Efendimize Hz. Osman ve beraberindeki muhacir Müslümanların müşrikler tarafından öldürüldükleri tarzında ulaştı.1

* * *



Rıdvan Bîatı

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Osman’ın müşrikler tarafından şehid edildiği haberini duyunca son derece müteessir oldu. Kureyş’in bu hareketi karşısında üzerlerine yürümekten başka bir çare kalmıyordu.

“Madem böyle bu kavimle çarpışmadıkça buradan kesinlikle ayrılmayacağız”1 buyurdu.

Zaten yapılabilecek başka bir şey de kalmamıştı. Sulh tekliflerine yanaşmadıkları gibi elçi şehid etme cür’etini bile gösterebiliyorlardı.

Peygamber Efendimizü Teâla bana biât yapılmasını emretti!” diye seslendi.

Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz daha sonra Rıdvan Ağacı olarak adlandırılacak olan Semüre ağacı altında durdu. Müslümanlar da teker teker çarpışmaktan yüz çevirmeyeceklerine ve Resûlü yolunda canlarını fedâ edinceye kadar savaşacaklarına dâir biât ettiler.2 Bîattan bir tek kişi kaçındı: Münafıklardan Cedd bin Kays.3

Bu bîat Sahabîlere yeni bir cesaret taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz bir hale gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kâbe’yi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.

Cenâb-ı Hak bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur’ân-ı Kerimde şöyle beyân eder:

“And olsun ki o ağacın altında sana bîat eden mü’minlerden râzı oldu. Kalblerinde olanı bildiği için onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı.

“Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü ’ın kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.”1

Bu sebeple bîata “Rıdvan Bîatı” adı verildi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bir hadislerinde “Ağaç altında gerçekten bîat edenlerden hiç biri Cehenneme girmeyecektir”2 buyurarak bu bîatta bulunan Müslümanların faziletini açıkça beyan etmişlerdir.

Bîat haberi Kureyş müşrikleri tarafından duyulunca üç gün yanlarında alıkoydukları Hz. Osman’ı serbest bıraktılar.

Hz. Osman derhal Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp geldi. Böylece şehâdeti ile ilgili haberlerin asılsız olduğu anlaşıldı.

Fakat bîat yapılmış ve tamamlanmıştı. Sahabîler Hz. Osman’a “Herhalde Kâbe’yi tavaf etmişsindir?” dediler.

Hz. Osman şu karşılığı verdi:

“Vallahi! Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah da (a.s.m.) Hudeybiye’de otursaydı o Kâbe’yi tavaf etmedikçe ben yine tek başıma onu tavaf etmezdim.”3

* * *



Hudeybiye 1 Antlaşması


Hicretin 6. senesi Zilkàde ayı (Milâdî 628). Rıdvan bîatı Kureyşlileri fazlasıyla korkutmuştu. Peygamberimizin üzerlerine yürüyeceği endişesine kapılarak alelacele sulh teklifinde bulunmak gayesiyle bir heyet gönderdiler. Heyette şu isimler vardı: Süheyl bin Amr (başkan) Huveytip bin Abdü’l-Uzzâ ve Mikrez bin Hafs.

Kureyş müşrikleri üç kişilik bu heyete şu direktifi vermişlerdi:

“Gidin Muhammed’le sulh anlaşmasında bulunun. Fakat buradan dönüp gitmek şartıyla. Eğer bu şartı kabul etmezse anlaşmaya yanaşmayın.”2

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Süheyl’in gelişini isminin “kolaylık” mânâsını ifâde etmesinden dolayı hayra yorarak Sahabîlerine “Artık işiniz bir derece kolaylaştı! Kureyşliler sulh yapmak istedikleri zaman hep bu adamı gönderirler”3 buyurdu.

Sulh heyeti Peygamberimizin huzurunda

Kureyş elçisi Süheyl bin Amr Resûlullahın huzuruna vardı. Önünde iki dizinin üzerinde diz çöktü. Peygamber Efendimiz ise bağdaş kurmuştu. Müslümanlar da çevresinde oturmuşlardı.

Süheyl bin Amr uzun uzadıya konuştu. Sonra Peygamber Efendimize sulh teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz sulh tekliflerini kabul etti. Bundan sonra sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da anlaşmaya varıldı. Sıra anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali musalâhanın şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi.

Peygamberimiz Hz. Ali’ye “Yaz!” dedi. “Bismillahirrahmanirrahim.”

Süheyl bin Amr buna itiraz etti. “Biz Bismillahirrahmanirrahim’i bilmiyoruz. Sen böyle yazma!” dedi.

Resûl-i Ekrem “Öyle ise nasıl yazalım?” diye sordu.

Süheyl “Bismike ümme yaz” dedi.

Kureyşliler eskiden beri “Bismillahirrahmanirrahim” yerine “Bismike ümme’yi” kullanırlardı.1

Peygamber Efendimiz “Bismike ümme de güzeldir” buyurduktan sonra Hz. Ali’ye “Haydi yaz: Bismike ümme” diye emretti.

Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.2

Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Ali’ye şöyle yazmasını emretti:

“Bu Muhammed Resûlullahın Süheyl bin Amr’la üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları icabının taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılıp imzaladığı maddelerdir.”

Kureyş heyeti başkanı Süheyl yine itiraz etti “Vallahi biz senin gerçekten ’ın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık. Beytullahı ziyaretine mani olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık” dedi.

Peygamber Efendimiz “Peki nasıl yazalım?” buyurdu.

Süheyl “Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz” dedi.

Peygamber Efendimiz “Bu da güzeldir” buyurduktan sonra Hz. Ali’ye “Yâ Ali sil onu. Sil de Muhammed bin Abdullah yaz” diye emretti.1

Hz. Ali “Hayır! Vallahi ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem” diye yemin etti.2

Bu arada Müslümanlar da Hz. Fahr-i Âleme karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak “Biz Resûlullah Muhammed’den başkasını yazdırmayız. Ne diye dinimiz uğrunda bu eksikliği bu hakareti kabul ediyoruz?” diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübârek elleriyle işâret buyurdu. Birden sustular.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz Hz. Ali’ye “Bana o sıfatın geçtiği yeri göster” dedi.

Hz. Ali “Resûlullah” kelimesinin geçtiği yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise “İbni Abdullah (Abdullah’ın oğlu)” kelimelerini yazdırdı.3

Peygamber Efendimizin sulha ciddi taraftar olduğunu sulha giden yoldaki manileri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini bu bir iki nümûneden de anlamak mümkündür.

Musalaha maddeleri

Müşrik heyetinin yukarıdaki itirazları Müslümanların bu itirazları kabul etmeyişleri ve Peygamber Efendimizin her iki tarafı yatıştırması sonunda sıra musalaha maddelerinin yazılmasına gelmişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ile müşrik elçiler arasında geçen konuşmalardan sonra karara bağlanan maddelerden mühimleri şunlardır:

1. Müslümanlarla müşrikler huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için birbirleriyle 10 yıl harp etmeyeceklerdir.

2. Peygamberimiz ve Sahabîler bu yıl Mekke’ye girmeyip geri dönecekler ancak gelecek yıl yanlarına yalnız yolcu silahı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe’yi tavaf edecekler ve ancak Mekke’de üç gün kalacaklardır. Müşrikler ise o sırada şehri boşaltacaklardır.

3. Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler Müslümanlara iâde edilmeyecek fakat Mekke’den Medine’ye velev Müslüman dahi olsalar iltica edenler istendiği takdirde geri verileceklerdir.

4. Arap kabilelerinden isteyen Peygamberimizle isteyen de Kureyş’le birleşmekte serbest olacaklardır.1



Ashab-ı Kiram’ın hiddet ve itirazı

Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne surette olursa olsun Kureyş müşriklerini bir musalaha yazısı ile bağlamak ve bu surette İslâmın siyasî kudret ve mevcudiyetini hem onlara hem de bütün Arabistan halkına göstermek ve tanıtmak istiyordu.2 Bu sebeple Kureyş heyet başkanı Süheyl’in zahiren Müslümanların aleyhinde görülen teklif ve maddelerini de kabul ediyordu. Bu inceliği bir anda kavramayamayan Ashab-ı Güzin başından beri hem hiddetleniyor hem de zaman zaman itiraz ediyordu.

Hattâ Kureyş heyet başkanı Süheyl Peygamberimize “Sizden biri bize gelirse reddetmeyelim. Amma bizden size bir adam gelirse Müslüman olsa bile geri vereceksin” diye teklifte bulunduğu zaman Müslümanlar birden hiddete gelerek “Sübhanallah! Müslümanların yanına gelmiş bir Müslüman müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir?” diye itiraz etmişlerdi. Sonra da Peygamber Efendimize “Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye hayretle sormuşlardı.


Her şeye rağmen bir sulh akdedip Kureyş müşriklerine İslâm devletini resmen tanıtmak arzusunda olan Peygamber Efendimiz Müslümanların bu itiraz ve suallerine şöyle cevap vermişti:

“Evet bizden onlara gidecek olanları bizden uzak etsin! Onlardan bize gelip geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak biliyor! Onlar için elbette bir genişlik bir çıkar yol yaratacaktır.”1



Ebû Cendel Hadisesi

Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.

Tam o sırada zincire vurulmuş birinin kendini Müslümanların arasına attığı görüldü. Gariptir ki bu Kureyş murahhas heyeti başkanı Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel idi. İslâm şerefiyle şereflenmesine müşrikler ayaklarını zincire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi. Ebû Cendel hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke’nin alt tarafından kimsenin göremeyeceği yollardan binbir zorlukla Hz. Resûlullahın huzuruna çıkagelmişti. O sırada babası Süheyl henüz Müslümanların karargâhında bulunuyordu.

Ebû Cendel bizzat babasının kendisine revâ gördüğü dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Hz. Fahr-i Âlemin ayakları dibine atmış ona iltica etmişti. “Beni kurtar” diyordu.

Ne var ki az evvel yapılan anlaşma buna imkân vermiyordu. Nitekim oğlunun geldiğini gören Süheyl onu Peygamberimizden geri istedi:

“İşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerden ilki budur” dedi.

Peygamber Efendimiz “Biz sulh anlaşmasını henüz imzalamış değiliz” buyurdu.

Süheyl diretti:

“Vallahi” dedi “ben de sizinle hiç bir madde üzerinde sulh olmam!”

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz “Haydi bu seferlik bunu bana bağışla ve yazıyı imza et” buyurdu.

Süheyl’in bunu kabule asla niyeti yoktu “Ben bunu asla anlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam” dedi.

Peygamber Efendimiz tekrar “Hayır! Bunu benim hatırım için yapacaksın” buyurdu. Buna rağmen Süheyl inadından vazgeçmedi:

“Ben bunu asla yapamam.”1

Resûl-i Ekrem Efendimiz iki müşkil durumla karşı karşıya kalmıştı. Ebû Cendel’i geri vermek demek onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti. Vermediği takdirde Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti. Halbuki o birçok sebeplerden dolayı bunu istemiyordu. Ama herşeyden önce söz vermiş anlaşma yapmıştı.

Elinde başka çaresi kalmayan Peygamber Efendimiz teessür içinde Ebû Cendel’i babasına teslim etmek zorunda kaldı.

Ebû Cendel’in feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu:

“Yâ Resûlallah! Ey Müslümanlar! Siz beni bana eziyet etsinler işkencelere uğratsınlar diye mi bunlara teslim ediyorsunuz? Siz benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz?”1

Fakat ne çare Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunuyordu. Acıklı feryadı imdad dilemesi Müslümanların gözlerini yaşlarla doldurdu. Ama Hz. Resûlullah teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar yapılan zulmü sinelerine çekiyorlardı. Hz. Resûlullah teslim etmemiş olsaydı Ebû Cendel’in bu feryad ve figânını imkânı yok cevapsız bırakmazlardı. Canları pahasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı.

Peygamber Efendimiz babası tarafından alınan Ebû Cendel’e şöyle buyurdu:

“Biraz daha sabret! Biraz daha maruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini mükâfatını ’tan dile! Muhakkak senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık bir çıkar yol yaratır. Onlara vermiş olduğumuz söze vefâsızlık edemeyiz”2 buyurdu.




Hz. Ömer’in Peygamberimize sorusu

Ebû Cendel Kureyş müşrikleri tarafından geri alınırken Hz. Ömer Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı ve “Yâ Resûlallah! Onu Kureyşlilere ne için geri veriyoruz? Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?” dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

“Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz! Dinimizde ahde vefâsızlık yoktur?”3

Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer bu sefer Ebû Cendel’in yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak şu teklifi yaptı:

“Ey Ebû Cendel! Şüphesiz müşriklerin kanı köpeklerin kanı gibi değersizdir. İnsan yolunda babasını da öldürebilir. Öldür gitsin şu babanı.”

Ebû Cendel “Sen neden öldürmüyorsun?” diye sordu.

Hz. Ömer “Resûlullah (a.s.m.) onu ve başkalarını öldürmeyi bana yasakladı” cevabını verince Ebû Cendel “Ben Resûlullaha itaatte senden geride kalmak istemem”1 dedi.

Müslümanların sadakât imtihanı

Sahabîler çok arzuladıkları halde Kâbe-i Muazzamayı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bunun yanında Hz. Resûlullah anlaşma ile görünüşte aleyhlerinde olan bir takım ağır hükümleri de kabul etmiş ve altına imza atmıştı. Sebep ve hikmetlerine gereği gibi nüfuz edemediklerinden dolayı bu durum son derece Sahabîlerin güçlerine gitti. Manen rahatsızlık duydukları hal ve davranışlarından belli oluyordu.

Kendi âleminde böylesine ağır şartlara evet dememin bir türlü izahını bulamayan Hz. Ömer huzura varmadan edemedi. Peygamberimize “Sen ’ın hak peygamberi değil misin?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem “Evet ben ’ın peygamberiyim” buyurdu. Sonra da aralarında şöyle bir konuşma oldu:

“Biz Müslümanlar hak düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?”

“Evet öyledir.”

“Bu halde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?”

“Ey Hattab’ın oğlu ben ’ın kulu ve Resûlüyüm. ’ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muâhede maddelerini kabul etmekle de ’a isyan etmiş değilim. O beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır.”

“Sen bize ’ın nusret buyuracağını gidip Kâbe’yi hep beraber tavaf edeceğimizi va’d etmiş değil miydin?”

“Evet vaad etmiştim. Ancak bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?”

“Hayır.”

“O halde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekke’ye gidecek ve Kâbe’yi tavaf edeceksin.”1

Hz. Ömer’in Hz. Ebû Bekir’le konuşması

Hz. Ömer buna rağmen iç âleminde kabarmış duygularını teskin edemiyordu.

Bu sefer Hz. Ebû Bekir’in yanına gitti. Onunla da aralarında şu konuşma oldu:

“Ey Ebû Bekir bu zât ’ın hak peygamberi değil midir?”

“Evet o ’ın hak peygamberidir.”

“Peki biz Müslümanlar hak üzere düşmanlarımız ise bâtıl üze re değiller mi?”

“Evet bizler hak üzereyiz düşmanlarımız ise batıl üzeredirler!”

“O halde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?”

“Ey Ömer o ’ın Resûlüdür. Bu muâhedeyi yapmakta Rabbine asî olmuş değildir. onun yardımcısıdır. Sen onun emrine itaat et!”

“O bize Medine’de; ‘Beyt-i Şerife varacağız tavaf edeceğiz’ demedi mi?”

“Evet ama sana ‘Beytullaha bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin’ diye mi haber verdi?”

“Hayır.”

“Sen muhakkak yakın bir zamanda Beytullaha gidecek ve onu tavaf edeceksin” dedi.1

Hz. Ömer’in itiraf ve nedâmeti

Hz. Ömer o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâmeti şöyle anlatır:

“Ben hiç bir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman başvurmadığım bir biçimde başvurmuştum. Eğer o gün kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen bunların içinden ayrılır onların yanına varırdım.

“Nihayet ü Teâla işin sonunu hayır ve rahmet kıldı. Resûlullah ise işin böyle olacağını çok iyi biliyormuş.

“O gün Resûlullaha (a.s.m.) karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum korkudan dolayı neticenin hayır olmasını ümit ederek oruçlar tutmaktan sadakalar vermekten namazlar kılmaktan ve köleler azâd etmekten geri durmadım.”2

Resûl-i Ekrem Efendimiz muâhede ve musalaha işini bitirdikten sonra Sahabîlere “Artık kalkınız kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz” diye seslendi.3

Ne var ki Hz. Resûlullaha sonsuz hürmet ve muhabbetlerine rağmen Sahabîlerin hiçbirinde bu emir karşısında bir hareket görülmedi. Peygamber Efendimiz emrini ikinci bir kez tekrarlamak zorunda kaldı:

“Kalkınız kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz.”

Fakat Sahabîler aynı şekilde sanki bu emri duymamış gibi davranıyor kurban kesme ve tıraş olma işine başlamıyorlardı.

Resûl-i Ekrem emrini üçüncü kere tekrarladı:

“Kalkınız kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz”1 buyurdu.

Yine Sahabîlerden bu konuda bir hareket görülmedi. Emrini üç kere tekrarlamasına rağmen Ashabdan kimsenin kalkmadığını gören Hz. Fahr-i Âlem dönüp hanımı Hz. Ümmü Seleme’nin yanına gitti.

“Ey Ümmü Seleme! Nedir şu halkın tutumu? Onlara; kurbanlıklarınızı kesiniz başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiç biri emrime icabet etmiyor” diyerek Sahabîlerin bu durumundan şikâyet etti.2

Müstesna zekâ ve fazilet sahibi olan Hz. Ümmü Seleme şöyle dedi:

“Yâ Nebiyyallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde şimdi dışarı çıkınız sonra kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırtıp o seni tıraş edinceye kadar Ashabdan hiçbirisine bir kelime bile söylemeyin. Çünkü sen kurbanını kesecek ve tıraş olacak olursan halk da öyle yapar.”3

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) dışarı çıktı. Hiç kimseyle görüşmeden ve hiç kimseye birşey söylemeden ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı. Kurbanlık develerini kesti. Ve berberi Huzaâlı Hıraş bin Ümeyye’yi çağırıp tıraş oldu.4

Bunu gören Sahabîler de derhal kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar. Hz. Ümmü Seleme der ki: “Kurbanlıklara öylesine koştular öylesine yığıldılar ki neredeyse birbirlerine ezeceklerdi.”1

Sahabîlerin Resûlullaha muhalefet etmek için tekrarlanan emrini yerine getirmeyip bekledikleri elbette söylenemez. Belki onlar çok ağır buldukları muâhede ve musalaha hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını düşünüyor ve bu vahiy ile Peygamber Efendimizin (a.s.m.) verdiği emirden vazgeçeceğini umuyorlardı. En azından umre amellerini tamamlayabilmek için Mekke’ye girmelerinin temin edilebileceğini ümit ediyorlardı. Bunun gerçekleşmesi için de bekliyorlardı. Nitekim bu hususta herhangi bir vahyin inmediğini ve Hz. Resûlullahın da kurbanlık develerini kesip mübârek başlarını tıraş ettirdiğini görünce onların da Resûl-i Kibriyâya (a.s.m.) muhalefet etmiş duruma düşmemek için süratle kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladıkları görülüyordu.

Bu hadiseden ayrıca Hz. Ümmü Seleme’nin de müstesna bir zekâ ve fazilete sahip olduğunu anlıyoruz. Hattâ “Ümmü Seleme’nin Hudeybiye’de gösterdiği dirâyet ve fetâneti İslâm tarihinde hiç bir kadın göstermemiştir”2 denilmiştir.



Peygamberimizin duâ etmesi

Sahabîlerden bir kısmı başını kazıttırıyor kimisi de kısalttırıyordu. Bunu gören Efendimiz başlarını kazıttıranlara rahmet etsin”3 diye duâ etti.

Saçlarını kısalttıran Sahabîler bu duâ karşısında bir an tereddüt geçirdiler. Aynı duâyı kendilerine de yapmalarını Efendimizden rica ettiler.

Peygamberimiz yine başlarını kazıttıranlara rahmet etsin” diye duâ etti.

Sahabîler üçüncü kere “Yâ Resûlallah! Kırptıran kısalttıranlara da duâ et” deyince Resûl-i Ekrem saçlarını kırptıran kısalttıranlara da rahmet etsin”1 diyerek onları da duâsının içine dahil etti.

Sahabîler “Yâ Resûlallah! Neden saçlarını kırptıran kısalttıranları hariç tutup saçlarını kazıttıranlara rahmet diledin?” diye sordular.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz cevaben şöyle buyurdu:

“Çünkü saçlarını kazıttıranlar emre tam uyup diğerleri gibi şüpheye düşmediler.”2

Sahabîler tıraş olduktan sonra tarafından estirilen bir rüzgâr saçlarını Harem-i Şerife doğru uçurup götürdü. Onlar bunu umrelerinin kabulüne bir işâret sayarak birbirlerine müjdelediler.



Hudeybiye’den ayrılış

Server-i Kâinat Efendimiz Ashabıyla birlikte yirmi gün kadar kaldıktan sonra Medine’ye dönmek üzere Hudeybiye’den ayrıldı.

Ashab-ı Kiram Kâbe-i Muazzama’yı ziyâret edemeyip döndüklerinden dolayı çok üzgün idiler.

Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimize Mekke ile Medine arasında bulunan Kürâü’l-Gamîm mevkiinde Müslümanların yakında büyük fetihlere kavuşacaklarını müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil oldu:

“Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık.”3

Cenâb-ı Hak indirdiği aynı sûrede ayrıca Server-i Kâinat Efendimizle Müslümanların kısa zaman sonra gidip Kâbe’yi tavaf edeceklerini de haber veriyor ve Resûlünün gördüğü rüyâyı tasdik ediyordu:

“And olsun ki Resûlünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti. İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harâma gireceksiniz. sizin bilmediğinizi bilir; onun için Mekke’nin fethinden önce size yakın bir fetih daha ihsân etti.”1

Hz. Ömer Medine’ye dönüşte yol esnasındaki halet-i ruhiyesini ve Fetih Sûresinin nazil oluşunu şöyle anlatmıştır:

“Hudeybiye’den dönerken Resûlullahın (a.s.m.) yanında gidiyordum. Ona bir şey sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum. Yine cevap vermedi.

“Kendi kendime: ‘Ey Hattab’ın oğlu! Annen seni kaybetsin de yok olasın! Bak. Resûlullaha üç kerre sordun durdun da Resûlullah sorularına hiç bir cevap vermedi. Sen aleyhinde Kur’an’dan âyet inmesini hakettin!’ dedim.

“Aleyhimde âyet inmesinden korkarak devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. Sanki her şey beni tutup sıkıyordu. Aradan çok geçmeden bir münadinin ‘Ey Ömer bin Hattab!’ diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime ‘Ben zaten aleyhimde âyet inmiş olmasından korkmuştum!’ dedim.

“Kalbime öylesine bir korku çökmüştü ki onu ancak bilir.

“Hemen döndüm. Resûlullahın huzuruna vardım. Selâm verdim. Selâmıma karşılık verdi. Oldukça sevinçli idi:

“‘Ey Hattabın oğlu! Bana bu gece bir Sûre indi ki o bana üstünde güneş doğan herşeyden daha sevgilidir’ buyurduktan sonra onu okudu:

“Biz gerçekten sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık…”1

Resûl-i Kibriyâ Efendimize Fetih Sûresinin nazil olması sırasında sâir Müslümanlar da oldukça korkuya kapılmışlardı. İnen vahyin davranışlarıyla ilgili olduğunu sanarak endişe etmişlerdi.

Mücemmi’ bin Câriye o ânı şöyle anlatır:

“Halk korka korka develerinin yanına dağılmışlardı. Herkes birbirine soruyordu; ‘Halka ne oluyor?’ diye.

“‘Resûlullaha vahiy gelmiş’ dediler.

“Biz de halkla birlikte korka korka Resûlullahın yanına doğru vardık. Resûlullah ayakta duruyordu. Halk etrafında toplanınca onlara “İnna fetehna leke fethan mübînâ…” diye Fetih Sûresinin âyetlerini okudu.

“O sırada Sahabîlerden birisi ‘Yâ Resûlallah! Bu muâhede bir fetih midir?’ diye sordu.

Resûlullah Aleyhisselâm ‘Evet hayatım kudret elinde olan ’a yemin ederim ki bu muâhede muhakkak bir fetihtir!’ buyurdu.”2

“Hudeybiye Büyük Bir Fetih’tir”

Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’ye doğru Ashabıyla gelirken bir Sahabînin “Beytullahı tavaftan alıkonulmuşuz kurbanlıklarımızın Haremde kurban edilmelerine de mani olunmuştur. Müslüman olarak da bize gelip sığınanları Resûlullah onlara geri çevirmiştir. Bu nasıl ve ne biçim fetihdir?” dediği kendisine haber verildi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “Bu ne kötü bir sözdür” buyurduktan sonra Hudeybiye’nin büyük bir fetih olduğunu şöylece izah etti:

“Evet! Hudeybiye Sulhü en büyük fetihdir. Müşrikler sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş gidip gelirken de emniyet içinde bulunmanızı istemişlerdir.

“Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları İslâmiyeti de böylece sizlerden görecek öğreneceklerdir. sizi onlara galip getirecek gittiğiniz yerden sağ salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir! Bu ise fetihlerin en büyüğüdür.”1

Hz. Resûlullahın böylesine kesin konuşmasından sonra Sahabîlerin de gönlüne bir ferahlık geldi. Sulhün bir fetih olduğunu şöyle itiraf ettiler:

“Vallahi yâ Resûlallah bizler bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik! Muhakkak ki sen ’ın emirlerini bizden daha iyi bilirsin.”2

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Ashabıyla birlikte bir ay süren seferde sonra Zilhicce ayı başında Medine’ye geldi.3



Hudeybiye antlaşmasına kısa bir bakış

Kendilerini Kâbe’yi ziyâret ve tavafa hazırlamış olan hakikat ve doğruluğa müştak Sahabîler maddelerin dış görünüşüne bakıp Hudeybiye muâhede ve musalasının aleyhlerinde olduğu kanaatına varmışlardı. Fakat zamanla sulhun müsbet neticeleri görülmeye başlanınca Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) kararında ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine de mahal bulunmadığını anladılar.

Her şeyden evvel İslâmın amansız düşmanı olan Kureyş müşrikleri bu sulh ile İslâm devletini resmen tanımış oluyorlardı.

Ayrıca bu sulh diğer fetihlere de bir başlangıç olmuş fetih kapılarının açılması için bir anahtar teşkil etmiştir. Nitekim bu sulhu daha doğrusu bu mânevi fethi kısa bir zaman sonra Hayber’in fethi ve ondan sonra da Mekke Fethinin takip ettiğini görüyoruz.

Yine bu sulh sayesinde Müslümanlar için mânevî tebliğlerini harp ve darptan uzak emniyet ve huzur içinde yerine getirebilecek bir zemin ve imkân doğmuştur. Müslümanlarla müşrikler arasında birbirlerinin vücudunu ortadan kaldırmak için cereyan eden harpler sebebiyle kimse kimseyle temas edip görüşme imkânı bulamıyordu. Bu sulh devresiyle İslâmın ve Müslümanların işine yarayacak bu geniş imkân meydana geldi.

Her ne kadar maddî kılıç bir müddet kınına sokulu durduysa da Kur’an-ı Hakîmin parlak mânevî kılıcı ortaya çıktı kalb ve akılları fethe başladı. Anlaşma sayesinde Müslümanlarla müşrikler birbirleriyle serbestçe görüşme imkânı buldular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri İslâmın güzellikleri onları kendilerine cezbetti. Kur’an’ın sönmez nurları kavim ve kabilelerin inad ve taassublarını kırıp mânevî hükmünü icrâ etti. Meselâ bir harp dâhisi olan Halid bin Velid ve bir siyâset dâhisi bulunan Amr bin Âs gibi maddî kılıçla mağlubiyeti kabul etmek istemeyen zâtlar bu sulh sayesinde Kur’an’ın mânevî kılıcının cazibesinden kendilerini kurtaramayıp Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş Müslüman olmuşlardır.

Aynı şekilde sulhün tanıdığı imkân dolayısıyla Mekke’den Medine’ye Medine’den Mekke’ye ziyâretler ticarî münasebetler başladı. Kureyş müşrikleri Müslümanları yakından tanıma fırsatını buldular. Onların doğruluklarına dürüstlüklerine şahid oldular. Müslümanların nasıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını yakından takib ettiler. Bu arada Müslümanların telkin ve tavsiyesiyle birçok müşrik îmân dairesine girdi. Kimisi de îmân ve İslâma karşı besledikleri düşmanlıklarını yumuşatarak imâna karşı meyil gösterdi.

Hudeybiye Sulhundan Mekke’nin fethine kadar geçen iki sene zarfında Müslüman olanların sayısı Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamber olarak gönderilişinden sulh gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman içinde Müslüman olanlardan çok daha fazla olmuştur. Umre maksadıyla yola çıkan Sahabîlerin sayısı bin dört yüz iken iki sene sonra Mekke’nin fethine gidildiğinde bu sayı on bini buluyordu. Bu da Hudeybiye Sulhunun ne kadar yerinde yapılmış bir anlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.

Kur’an’ın Hudeybiye Sulhünü “Feth-i Mübîn” yani ap açık bir fetih olarak tavsif etmesi de dikkat çekicidir. Halbuki Müslümanlar daha evvel de küçümsenmeyecek zaferler elde etmişlerdi. Fakat Kur’an’ın bunları değil de Hudeybiye Sulhunu “Feth-i Mübîn” olarak nitelendirmesi İslâmiyet için asıl hakiki zaferin mânevî sahada olduğu gerçeğine işaret içindi. Nitekim İmam-ı Zührî buna işaretle “İslâmda Hudeybiye Musalahasından önce ondan daha büyük bir fetih olmamıştır”1 demiştir.

İbni Mes’ud’un (r.a.) rivâyeti de aynı meâldedir:

“Siz Fetih olarak Mekkenin fethini kabul ediyorsunuz. Halbuki biz asıl fetih olarak Hudeybiye Sulhünü sayıyoruz.”2

Hudeybiye Sulhü aynı zamanda siyasî büyük bir zaferdi. Çünkü Hayber Yahudilerini kuvvetli dostları olan Kureyş müşriklerinden tecrid ediyordu. Hayber Yahudileri için artık Kureyş müşrikleri yok demekti. Dolayısıyla buranın fethi de bu sayede daha da kolaylaşıyordu. Nitekim Resûl-i Ekrem Medine’ye döndükten birkaç hafta sonra Hayber’in fethine muvaffak olmuştur.

Bütün bu neticeler görüldükten sonra Hudeybiye Sulhu için Kur’an’ın “Biz sana gerçekten açık bir zafer verdik” haber ve hükmünün ne kadar mu’cizâne ve veciz olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu vesileyle şu âyet-i kerimeyi de hatırlatalım:

“Hoşunuza gitmese de size zor da gelse cihad üzerinize farz kılındı. Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır. Bazan da sevdiğiniz birşey sizin için şer olur. herşeyi bilir siz bilmezsiniz.”3

* * *



Ebû Basîr Kureyşlilerin Ticaret Yollarını Kesiyor

Peygamber Efendimizin Hudeybiye’den Medine’ye dönüşü üzerinden pek fazla bir zaman geçmemişti.

Bu sırada İslâmiyetle müşerref olan Sakif Kabilesinden Ebû Basîr adındaki bir zat bir fırsatını bulup Mekke’den Medine’ye geldi.

Üç gün sonra onu istemek üzere Kureyşliler iki kişi gönderdiler. Bunlar Peygamber Efendimize “Bize karşı imza ettiğin antlaşmayı hatırlatırız” diyerek Ebû Basîr’i geri istediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz anlaşma gereğince Ebû Basîr’i geri vermek zorundaydı. Ona “Ey Ebû Basîr! Biliyorsun ki biz şu Kureyşlilerle bir anlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz. Dinimize göre verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz.

“Muhakkak sana ve senin gibi müşrikler içinde kalan Müslümanlara bir genişlik bir çıkar yol yaratacaktır” deyip teselli verdi. Sonra onu gelen adamlara iâde etti.

Ebû Basîr “Yâ Resûlallah! Bana işkence yapsınlar beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri veriyorsun?” diye feryad etti.

Resûl-i Ekrem tekrar ona teselli verdi:

“Sen git! Muhakkak sana ve senin gibilere bir çıkar yol yaratacaktır.”1

Kureyş’in gönderdiği iki adam Ebû Basîr’i alarak Medine’den yola çıktılar. Zülhuleyfe’ye ulaştıklarında orada oturup beraber yemek yediler.

Ebû Basîr her an onlardan nasıl kurtulabileceğini düşünüyordu. Önce onlarla yakınlık kurmak istedi. Bunun için kendileriyle sohbete başladı. Huneys adındakinin ismini babasının kim olduğunu sorup öğrendikten sonra “Öyle zannediyorum ki senin şu kılıcın oldukça keskindir” dedi.

Adam “Evet” dedi “oldukça keskindir.”

Ebû Basîr gayet sakin ve emniyet verici bir tavırla “Ona bir bakabilir miyim?” diye sordu.

Huneys “İstiyorsan al bak” dedi.

Ebû Basîr bulunmaz bir fırsatı yakalamıştı. Kılıcı kaptığı gibi Huneys’in üzerine yürüyüp işini bitirdi.1

Bunu gören diğer arkadaşı son sürat kaçarak Medine’ye geldi. Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı “Adamınız arkadaşımı öldürdü. Ben ise elinden zor kurtuldum” diyerek Ebû Basîr’den dolayı şikayet etti.

Bu sırada Ebû Basîr de geldi “Yâ Resûlallah! Sen beni onlara teslim ile ahdini yerine getirmiş oldun. Şimdi beni onlardan kurtardı” diyerek bir daha müşriklere iâde edilmeyip Medine’de kalmayı istedi.

Ebû Basîr’in cesaret ve atılganlığına hayret eden Efendimiz Sahabîlere hitaben “Bu adam harp kışkırtıcısı kızıştırıcısıdır! Hele yanında bir takım adamlar da bulunsa artık elinden gelmeyecek iş yoktur”2 buyurdu.

Bu sözler üzerine Ebû Basîr tekrar Kureyşlilere iâde edileceği düşüncesine katıldı. İçinde yine feryatlar koptu.

Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz onu Kureyşlilere tekrar geri vermediği gibi Medine’de kalmasına da müsaade etmedi. “Haydi çık istediğin yere git” diyerek onu istediği yere gitmekte serbest bıraktı.3

Bunun üzerine Ebû Basîr de Medine’den çıktı. Deniz sahilinden Mekke’den Şam’a giden yol üzerindeki Îs Vadisine gidip yerleşti.

Mekke’de hapsedilmiş bulunan Müslümanlarla îmânlarını gizleyenler bunu duyunca birer ikişer kaçarak Ebû Basîr’in yanında toplandılar. Kısa zamanda sayıları yetmişi buldu. Hattâ etraftaki kabilelerden de katılanlarla birlikte bu sayı üç yüze çıktı.

Böylece Ebû Basîr etrafında büyük bir kuvvet toplamış oluyordu. Kureyş’in Şam’a gönderdiği bütün ticaret kafilelerinin yolunu kesip adamlarını öldürüyor ve mallarına da el koyuyorlardı.1

Kendilerini tehdit eden bu durum karşısında Kureyşliler Peygamber Efendimize derhal bir elçi gönderdiler. Elçinin Peygamberimize getirdiği mektupta şunlar yazılı idi:

ve akrabalık aşkına! Sen Ebû Basîr’in arkadaşlarına haber salsan ki bundan böyle her kim Medine’ye senin yanına gelirse o emniyet ve selâmettedir. O geri çevrilmeyecektir.”2

Kureyşin bu rica ve müracaatları üzerine Peygamber Efendimiz de Ebû Basîr ve yanından bulunan Müslümanları dâvet için Ebû Basîr’e bir mektup yazdı.

Ebû Basîr o esnada ağır hasta idi. Resûl-i Ekrem Efendimizin mektubu kendisine ulaştığında son nefeslerini alıp veriyordu. Bu vaziyette mektubu eline aldı yüzüne gözüne sürdü Henüz tam okumadan da ruhunu teslim etti.

Ebû Cendel ve diğer Müslümanlar onun cenaze namazını kılıp defnettiler.3

Daha sonra Ebû Cendel diğer Müslümanları da yanına alarak Medine’ye Peygamberimizin yanına geldi.4

* * *



Ümmü Külsüm Peygamberimize İlticâ Ediyor

Hudeybiye Anlaşmasının üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki Peygamberimizin Mekke’deki azılı düşmanlarından Ukbe bin Ebî Muayt’ın Müslüman olan kızı Ümmü Külsüm bir yolunu bulup Medine’ye geldi. Resûl-i Ekrem Efendimize iltica edip şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah! Ben dinim için onların yanından kaçıp senin yanına geldim! Beni koru müşriklere geri çevirme! Beni kâfirlere geri çevirecek olursan bana işkence yaparlar dinimden döndürmeye çalışırlar.”1

Bunun üzerine inen âyet Peygamber Efendimizin nasıl hareket etmesi gerektiğini tayin etti:

“Ey îmân edenler! Mü’min kadınlar hicret etmiş olarak size geldiğinde onları imtihan edin. Onların îmânını hakkıyla bilir. Eğer mü’min olduklarına kanaat getirirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir; onlar da bunlara helâl olmaz. Müşrik kocalarının onlara verdiği mehri iâde edin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde o kadınlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınları da nikâhınız altında tutmayın; onlara verdiğiniz mehri geri isteyin. Kâfirler de size katılan Müslüman hanımlarına verdikleri mehri geri istesinler. ’ın hükmü budur; aranızda O hükmeder. herşeyi hakkıyla bilir herşeyi hikmetle yapar.”2

Bu âyet-i kerime Hudeybiye Sulhundaki Medine’ye hicret ve ilticâ edecek Müslümanların iâdesi ile ilgili maddenin erkeklere mahsus olduğunu kadınlara şâmil bulunmadığını ortaya koyuyordu.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz müşriklerin arasından Medine’ye çıkıp gelen erkekleri iâde ettiği halde Müslüman kadınları geri çevirmedi.

Nitekim Ümmü Külsüm’ü de kardeşleri Velid bin Ukbe ile Umâre bin Ukbe Medine’ye gelerek istedikleri zaman; Resûl-i Ekrem “Muâhededeki o şartın hükmünü kadınlar hakkında bozdu ortadan kaldırdı” buyurarak Ümmü Külsüm’ü onlara teslim etmedi.

Bu âyetin nazil olmasından sonra Mekke’den Medine’ye hicret eden kadınlar bir nevi imtihana tâbi tutuluyorlardı. Onlar “Vallahi biz sadece ’a ve Resûlüne ve İslâmiyete olan muhabbet ve bağlılığımızdan dolayı çıkıp geldik. Yoksa ne koca ne mal ne başkasına olan kin ve buğzumuz sebebiyle gelmedik” diye yemin ediyorlardı.

Bunun üzerine Medine’de kalmalarına müsaade edilip geri çevrilmiyorlardı. Böyle yeminde bulunanların mehirleri de kocalarına iâde ediliyordu.1

İnen âyet-i kerimede ayrıca mü’minlere “Kâfir olan kadınlarınızı artık nikâhınız altında tutmayın” diye emrediliyordu.

Bunun üzerine Hz. Ömer o zamana kadar nikâhı altında bulunup Mekke’de oturan müşrik iki hanımını boşadı.2

Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş =)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
mustafa güney isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla

Reklamlar

Cevapla

Etiketler
senesi, hicretin


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hicretin 10. Senesi mustafa güney SİYER-İ NEBİ 0 02-02-2009 01:33
Hicretin 9.senesi mustafa güney SİYER-İ NEBİ 0 02-02-2009 01:32
Hicretin 5. Senesi mustafa güney SİYER-İ NEBİ 0 02-02-2009 01:26
Hicretin 3. Senesi mustafa güney SİYER-İ NEBİ 0 02-02-2009 01:25
Hicretin 2. Senesi mustafa güney SİYER-İ NEBİ 0 02-02-2009 01:23


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 18:35.

Sistem Bilgisi ve Linkler Desteklediklerimiz Destekleyenler Site Durumu
  • Powered by vBulletin® Version 3.8.4
    Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
  • Protected by CBACK.de CrackerTracker
Tevbe Medya Sultansoft
Datakur Google
Wuslata Hasret ~ Hizmet Yolu Blogturkey.net Beşiktaş  oto kiralama  muhabbet www.Seko.tk www.fenerbahceli.org ilahi dinle ilahiler dinle tr ilahi Oyunlar Online Game Www.ResimCity.Org ilahiler Abdurrahman önül Çankırı Karatekin Üniversitesi komik resimler mp3 dinle ankara halı yıkama ankara halı yıkama Sohbet film  izle şarkı sözü  avşa adası Tema İndir Gündoğdu Fidan evden eve nakliyat nakliyat